28 Ağustos 2015 Cuma

Bir hayalin peşinde; Loreley Hatırası

Beni bilenler bilir ne kadar müzik manyağı bir insan olduğumu. Elimden geldiğince ve de vaktim olduğunca yeni şeyler keşfetmeyi, yeni albümleri dinlemeyi çok severim. Belli bür türe ait hissetmiyorum kendimi. Kulağıma güzel gelen her şeyi de dinlerim hani. Ama yıllardır rock&metal&etnik müzikle kavruldum, durdum. Yaş geliyor 30'a daha dingin şeylere kayıyorum elbet. Ama hala içimde dizginleyemediğim o heavy metal ruhu, bir headbang olayı var!

Geçtiğimiz sene biraz da müzik için gezeyim diyordum kendi kendime. Aslında yıllardır Avrupa'da meşhur olan Metal festivalleri vardır. Gidenlerin hacı sayıldığı Wacken,  son yılların en karışık ve güçlü grup listesine sahip çılgın Hellfest, yılların eskitemediği Sweden Rock Fest gibi daha aklıma gelmeyen bir çok güzide organizasyon. Festivallerin grup listesine baktığımda 2015 yılı için iki festival ilgimi çekmişti. Biri Savatage'in headlinerlığını yapacağı Wacken, diğeri ise İngiliz grup Camel'ın nadir çıktığı  turnede Avrupa'yı da kattığı bir kaç ayaktan biri olan Night Of The Prog. Arkadaşımla konuştuk, birbirimizi gaza getirdik Savatage açıklanınca Wacken biletleri hemen tükendiği için hiç riske girmeyelim dedik ve oyumuzu Night Of The Prog'tan yana kullanarak araştırmalarımızı, hazırlıklarımızı Almanya yönünde yaptık.


Loreley

Night Of The Prog, Progressive rock/metal türevini icra eden eski/yeni grupları bir araya getiren bir organizasyon. Bu sene onuncusu düzenlendi. Ama gerçekten bu müziği dinleyenler için efsane bir kadro vardı. Marillion'dan ayrılan iki üyenin daha sonra kurduğu ve şu an aktif olarak yer aldıkları gruplar, Camel, Steve Hackett gibi bir ilah, 2000'lerin güzide grupları Riverside, Pain Of Salvation. Daha sayamayacağım bir sürü eski ve yeni grup. 3 gün bizim için çok özel ve gerçekten dolu dolu geçti. Eğer hayatınızda sevdiğiniz bir grubun/müsizyenin bir konserine gitmişseniz benim duygularımı anlayabilirsiniz :)


Öncelikle Konser için gerekli hazırlıklara başladık. İlk yaptığımız şey konser biletini internet üzerinden satın almak oldu. Sonra Uçak biletlerini Frankfurt üzerinden aldık. Çünkü konser mekanına en yakın hava limanı Frankfurt idi. Sonrasında konaklamayı halletmem gerekiyordu. Bu işlere Şubat gibi başlamama rağmen aşağıdaki haritada göreceğiniz nehrin her iki tarafındaki konaklama yerleri çoktan dolmuştu bile. Yer olan mekanlarda geceliği 150 EUR gibi abuk bir fiyattaydı. Konser Temmuz'da idi. Her sene içeriğine bakmadan gelen çok İnsan olduğu gibi bu sene efsane kadroyu kaçırmak istemeyip, elini çabuk tutan festivalci de oldukça fazlaydı. Bölgede hostel gibi bir alternatifte yoktu. Son çare Airbnb'den ev bakmak oldu. Ne yalan söyleyeyim en uygun konaklama bu idi. Sonrasında bölgeye nasıl ulaşılır, neler yapılır, konser alanı nasıl bir yerdir, ne getirmeliyiz gibi konularla ilgilenirken festival tarihi geldi çattı :)


Festival, Sankt Goarshausen adında çok tatlı bir kasaba sınırları içerisinde bulunan ve UNESCO tarafından korunan Loreley bölgesinde yapılıyor her sene. Loreley, Almanlar arasında bir efsane olarak biliniyor. Şöyle ki Ren nehri manzaralı tepede bir kayalık üzerinde oturup, altın rengi saçlarını tararken şarkılar söylermiş Loreley. Ren nehrinden geçen gemiciler de söylediği şarkılardan kendilerini alamaz ve kayalıklara yaklaşayım derken gemileri kayalıklara çarpar ve Loreley'ın büyüsü ile ölüme doğru giderlermiş. Loreley, Sankt Goarshausen tepesinde bulunan oldukça güzel manzaralara sahip olan ve doğa severleri her daim bekleyen bir yer. İçinde çok güzel yürüyüş rotaları var. Ayrıca Loreley Arena da bu ormanlık alan içerisinde. Yılın her zamanı açık ve farklı organizasyonlar yapılmakta içerisinde.


Konser 3 gündü. 3 gün haricinde çevreyi de gezeriz diye 2 gün daha katıp 5 günlük bir Almanya seyahati yaptık arkadaşımla. Konser haricinde bir de Almanya'nın bu bölgelerinden de bahsetmek istiyorum.


Konser bizim için efsane idi. Üniversite yıllarımda bol bol dinlediğim grupları karşımda 65 yaşlarında ve hala çatır çatır müzik yapıyorken görmek enteresan oldu. Festivalin kitlesinden bahsetmek istiyorum biraz. Festivalin ana grupları 70-80'lerde popüler olan ve progressive rock camiasına güzide albümler kazandırmış olan gruplar olunca kitlenin yaş ortalaması da 60-65 yaş civarı idi. Şöyle bir örnek vereyim. Marillion adında bir grup vardır efsane. 1987 yılında Loreley'de bir konser verdiler. 2015'te Marillion hala var ama grup üyeleri değişti. İşte 1987'deki kadroda olan ama günümüzde solo kariyerine devam eden Fish amca şöyle bir konuşma yaptı.

''Yaklaşık 20 yıl önce burada Marillion olarak bir konser vermiştik. Kimler ordaydı?''

Parmak kaldıranları görünce ''Bukettttt biz nerdeyiz yahu, zaman makinesi denilen şeye bindik galiba'' dedim :D


Bu arada bizim gibi genç olan azınlıktı. Bizi gören teyze ve amcalar zaten muhabbeti ''Siz bu grupları dinlemek için çok genç değil misiniz yahu?'' şeklinde açıyorlardı. Ayrıca Türkiye'den geldiğimizi duyunca da çok şaşırdılar. Türkiye onlara göre oldukça uzak bu festivale gelmek için  ve muhabbet ister istemez  ''oralarda bu müzikler dinleniyor mu yahu'' geliyordu


Festival ortamı çok elitti yahu. Teyzeler, amcalar kapmışlar kamp sandalyelerini, şemsiyelerini konsere gelmişler. Çoğu Alman tabi. Her sene gelenler olduğu gibi, bir kaç yıldır takip edenlerle de tanıştık. Herkes birbirine güler yüzlü, oldukça kibar. Tr'deki festivallerden nefret eden biri olarak bu festivale aşık oldum desem yeridir. Tuvalete gidiyorum oldukça temiz, sıra arada sırada oluyordu ama herkes kibar, nazik, saygılı. Ortamda ergen olmayınca dedim ne güzel oluyormuş. Zaten yan yana oturduğunuz İnsanla hemen müzikten konu açılıyor bir bakmışsınız muhabbet uzamış, gitmiş.


Baba-Oğul olarak gelenler, karı-koca olarak gelenler oldukça fazlaydı. Dışarda görsen ''Hans amca naber ya, nasıl gidiyor emeklilik?'' diyeceğin amcaların şakır şakır grupların şarkılarını söylemeleri, müzik muhabbetlerinin derinleşmesi of hayal gibi bir ortamdı ya. Annemle, babamla böyle bir festivale gittiğimi şöyle bir hayal ettim ama yok olmadı. Konserin son günü yanımızdaki evli Alman çift hala gözümün önünde. Teyze Steve Hackett çıkınca çıldırdı. Şarkıların hepsini ezbere biliyor ve eşlik ediyordu. Sürekli de eşini taciz ediyor, fotoğrafını çekiyor, sarılıp öpüyordu. En başta teyze hastası, adamın müzikle alakası yok hanım seviyor diye gelmiş sandım. Sonra az buçuk yerimizi değiştirdik. Bir baktım amca da sular seller gibi biliyor Genesis şarkılarını. Meğersem biraz utangaçmış :) Konser bitti, teyzenin konser boyunca ilgisi bizim de üzerimizdeydi ve hemen muhabbete başladı. Tahmin ettiğimiz gibi ikisinin de gençlik grubu imiş Genesis. Bir kaç yerde izlemiş. Steve Hackettsız hiç bir anlamı yok dedi :)

Bakalım seneye nasıl bir kadro olur festivalde. Yine güzel isimler olursa katılmayı düşünüyorum olmadı bundan sonra biraz da müzik için gezeceğim zaten. Çünkü bu isimleri TR'de izlemek imkansız!

Sankt Goar


Öncelikle yukarıdaki haritalardan da görebileceğiniz üzere Sankt Goar ve Goarshausen  karşılıklı olan ve birbirine benzeyen şirin kasabalar. Arada Ren nehri var. Bu hat boyunca görülecek çok güzel şatolar, kaleler, şirin kasabalar var. Bir hafta gibi bir zamanınız olması gerekiyor nehir boyunca gezebilmek için. Frankfurt'tan Sankt Goar'a ulaşım için tren var ve bir aktarma ile yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Almanya'ya daha önce gitmiştim ama hiç o gelişmiş olan tren hatlarını kullanmamıştım. Önceden internetten bilet alabileceğiniz gibi Frankfurt Havalimanında bulunan DB Bahn ofisinden de gideceğiniz yer ile ilgili detaylı bilgiler alabilirsiniz.


Aşağıdaki tren hattının haritasını görünce kafamız oldukça karıştı, hangi treni kullanacağımızı ve hangi durakta ineceğimizi tam kesitremedik. Elimizde internet çıktısı olsa da yine bir gidip soralım dedik. Görevli sağolsun tüm detayları verdi. Almanlar bu konuda oldukça yardımsever. Zaten 5 gün boyunca çok tatlı ve yardımsever insanlarla tanıştık. Tren ağı gelişmiş, medeniyet işte bu dedik. Oldukça dakik ve sistemli bir tren ağı mevcut. İstasyonlarda gelecek olan trenleri takip edebiliyorsunuz.



Sankt Goar'a 1,5 saatlik bir zaman diliminde vardık. Sankt Goar için ilk izlenimlerim  ise  sessiz, sakin ve oldukça şirin bir kasaba olduğu yönünde idi. Evler Hansel&Gratel çizgi romanındaki evler gibi. Her pencereden  renkli renkli çiçekler fışkırıyor.Çok düzenli, sistemli bir yapılaşma var şehirde. İstasyondan merkeze doğru yönelip Turist Danışma Ofisini buluyoruz. Bölgeye ait haritalar, gezilecek yerlere ait broşürler alıp bir de festival ulaşımı için bilgilerinin olup olmadığını soruyoruz. Ayrıca airbnb'den kiraladığımız evin adresini soruyoruz ve verdiği bilgi karşısında yıkılıyoruz. Ev haritada her ne kadar nehre yakın görünse de dağlık bir bölge olduğu için epey yukarda kalıyormuş. Yani merkeze yürüyüp gitmek epey zor. Özelikle 38 derecelik bir hava sıcaklığında eve doğru giden yokuşu gördüğümüzde ''taksileri zengin edeceğiz anlaşıldı .'' dedik :S


Airbnb'den kiraladığım ev kasabalılar tarafından da bilinen bir doktora aitti. İki katlı bir villa. Biz müştemilat olarak yapılan alt katta kaldık ama kendimize ait her şey vardı evde. Her ne kadar kullanamasakta çok da güzel el yapımı ahşap bir helikopter bulunan bahçemiz bile vardı :)
Burası bildiğimiz sayfiye bir yer. Ev sahibi ile de hiç tanışamadığım için soramadım ama merak ediyorum burası yaz-kış kullanılan bir bölge mi yoksa milletin yazlık gibi kullandığı bir yer mi. Çünkü evler hep tek katlı, yan yana. muazzam bahçe düzenlemeleri, bahçelerde ilginç ve zevk sahibi insanların oturduğunu kanıtlayan biblolar, bahçe süsleri, çiçekler. Ayrıca evlerin arasında hiç tel örgü olmaması da ayrı bir detaydı. Yaz mevsimi olması nedeni ile her yer yemyeşil, rengarenk çiçeklerle dolu idi. Fotoğraflar size masalsı bir yerde olduğumuzu kanıtlar nitelikte :)




Sankt Goar'ı bir gün gezme imkanımız oldu. Burada nehir boyunca çok fazla konaklayabileceğiniz ufak oteller var. Turistik bir kasaba ama çok fazla kalabalık olmayan bir yer. Ren Nehri boyunca bisiklet yolu olduğu için günlük sporlarını yapan Almanların uğrak yeri. Bisikletli çok fazla İnsan var Almanya'da. Özellikle Sankt Goar'da şöyle bir dolaştığınızda gördüğünüz her üç kişiden ikisinde bisiklet mevcut. Bisiklet sürenlerin bir yaş ortalaması da yok. Genci, yaşlısı keyfine bakıyor vallahi.


Sankt Goar şehir merkezi oldukça ufak. İki veya bilemediniz üç restoran var. Bir tane dondurmacı var. Bir tane şarküteri, bir tane pastane. İki tane hediyelik eşya satan mağaza ve bu kadar. 10.00 gibi açılıp akşam 17.00 gibi kapanıyor hepsi. Süpermarket diye bir şey yok. Benzinciden bir şeyler alabiliyorsunuz anca. Benzinci de 23.00 gibi kapanıyor. Benzinlerini zaten herkes kendisi dolduruyor. Akşam 22.00'dan sonra oldukça  ıssız ve sakin bir yer oluyor ama bu sizi korkutmasın çünkü tehlikede olabileceğiniz bir şehir değil.


Sankt Goar ve Goarshausen'ı ünlü yapan bir diğer unsur Üzüm Bağları. Karşınızdaki dağların hepsi uzakdoğudaki pirinç teraslarını andıran, teras teras üzüm bağları. Bu üzümlerden yapılan Şaraplar için bölgeye gelen turist de oldukça fazla. İrili ufaklı şarap üreticileri var bölgede. Şarap turları var, bu şarapları tadabileceğiniz restoranlar da var merkezde.



Bölgede Rheinfels Kalesi oldukça meşhur. Epey geniş bir alana yayılmış ama günümüze sadece kalıntıları ulaşmış. Bir de bu kale etrafında kısa yürüyüş rotaları var. Bu kale bizim kaldığımız eve çok yakın olduğu için şöyle bir yürüyüş işareti görünce ormanlık alana daldık ve Nordik path olarak adlandırılan patikayı yürümüş ve kendimizi üzüm bağlarında bulmuş olduk :)


Hava sıcak olmasaydı daha fazla sokak gezer, ev fotoğrafı çekerdim ama 38 derece ve nem yüksek olunca bir süre sonra pes ettim. Ayrıca gece kaldığımız yerde çok da güzel samanyolu ve yıldızlar oldu ama her gün konser için 11.00 gibi çıkıp gece 02-03.00 gibi döndüğümüz için bende fotoğraf çekecek takaat hiç kalmamıştı. Sadece izlemekle yetindim.


Ek olarak bölgede bir de 2 saat süren tekne gezisi yapılabilir. Bizim ona zamanımız olmadığı için yapamadık.

Sankt Goarshausen

Sankt Goar'ın hemen karşısı olan bu kasabaya ulaşım her 15 dakikada bir olan ufak teknelerle mümkün. Bunların çoğu arabalı. Yani bölgeye araba ile geldiyseniz, arabal motorlar karşıya geçebilirsiniz. Motor ücreti 1,40 Eur. Araba ücretini hatırlamıyorum :S


Sankt Goarshausen Sankt Goar'a göre biraz daha hareketli idi. Çünkü festivalcilerin çoğu bu bölgedeki otellerde kaldığı için ortam hareketli idi. Arabanız varsa Katz Castle'a veya Loreley'e çıkabilirsiniz. Eski şehir merkezi de çok keyifli. Evler yine Sankt Goar'daki gibi.


Artık turistik şehirlerden bıkan ve farklı yerler arayanlar için aşağıdaki haritadaki bölgeyi önerebilirim. Ayrıca bisiklet ile de gezilebilecek yerler. Gezerken bisikletli gruplarla çok karşılaştık ve hepsi istinasız selam verdi, gülümsedi. Kim demiş Almanlar suratsız diye :S Çok güzel anılarım oldu bu gezi boyunca Almanlarla.


Almanya'ya daha fazla vakit ayırmam gerektiğini anladım bu gezide. Kısmet 2016 yılına artık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder